ERMENİ KAFATASLARINDAN PİRAMİT ve KARGALAR




SOYKIRIMIN  İNANILMAZ BELGESİ GERÇEKTEN İNANILMAZ MI 
turklere biz savas actik kacaznuni225
"Ne Menem Şeydir Şu Ermeni Soykırımı" adlı yazıyı aşağıdaki sözlerle bitirmiştim:
"Dünyada dolaşıp duran bir fotoğraf var. Soykırımın belgesi olarak sunuluyor. Hani şu kafatası yığınlarından oluşan fotoğraf!.. Hani Türklerin kestiği Ermenilerin kafatasları diye anlatılan piramidal yığın. Gelecek yazımda bu olayı bir kez daha anlatmak istiyor ve ülkesine doğru hizmet eden, ülkesini seven herkesi; Allah’a emanet ediyorum. Görüşebilmek umuduyla…" Şimdi de verdiğim o sözü tutma zamanı!


EPT 1   EPT 2 ve БНТ GÜNLERİ 
Görevli olarak Edirne'de bulunduğum yıllarda, Yunan devlet televizyonları EPT 1 ve EPT 2'yi de izlerdik. Bu kanallarda, yılda en az 15-20 kez, bir kafatası yığınını gösteren programlar yayınlanırdı. Kafatasları bir piramit oluşturacak şekilde üst üste konulmuştu. Piramidin fotoğrafı, siyah beyaz ve silikti. Program boyunca Türkiye'den söz edilir, söz konusu fotoğraf da program süresince ekrana yapışıp kalırdı. Fotoğraf; bir sağından, bir solundan, bir ortasından, bir alt kısmından, bir üstünden zumlanır; diskolardaki gibi, zum oranı artırılıp azaltılarak gelgitler yapılır, bu gelgitlerle izleyicilerin dikkat kesilmesi amaçlanırdı.

Derken, kısa bir süre sonra, Bulgar devlet televizyonu БНТ de devreye girdi.
Benzer programlar üst üste yayınlanıp duruyor, bizlerse ne dediklerini pek anlayamıyorduk. Sorduğumuz kişilerse ya seyretmemişlerdi ya da bizim gibi anlamayanlar takımındandılar. 

TV 5 ile BBC'NİN GERÇEKLERİ TAHRİF ETMESİ ve ONLARI İZLEYEN TARİH HIRSIZLARI   
İstanbul'a döndüğümde, kablolu kanallarımızda yer alan ve Belçika, Fransa, Kanada başta olmak üzere Fransızca konuşan uluslar topluluğuna yönelik yayın yapan Frankofon televizyon kanalı TV5'te de aynı fotoğrafı gördüm. İlginç bir olaydı bu... Çünkü TV5; programlarında yerli yersiz Türkiye'ye saldıran, Türkiye aleyhinde yayın yapma fırsatı arayan kişilerce yönetilen, kalitesi vasatın altında kalmış istasyonlardan biriydi. Buna karşın, yayın yaptığı ve etkileme fırsatı bulduğu ülke sayısı da insan sayısı da hayli fazlaydı. 

Türkiye'deki kablolu yayın hizmetleri, bugünkü gibi özel firmalara dağıtılmadığından, hâlâ devlet eliyle yönetilmekteydi. Bu iş bir bakanlığa bağlıydı. O bakanlığın başında da milliyetçiliği kimseye bırakmayan MHP'li bir bakan vardı. İşte o bakanın yayın onayı verdiği kanaldı TV5... 

Malum fotoğraf, aynı günlerde, İngiliz BBC'de de boy gösterdi. İşin aslı anlaşılmıştı. Fotoğraftaki yığın, "Öcü Türklerin, 1915 yılında kestikleri melek huylu (!) Ermenilerin kafataslarından (!) oluşuyordu.".

Aman Allah'ım, vur Türklere; vur! Eline ne geçerse onlarla vur!
Ermeni'si, Yunan'ı, Fransız'ı, İngiliz'i, Kanadalısı, Amerikalısı vurur da Alman'ı, Belçikalısı, Hollandalısı durur mu? Durmaz! Onlar da vuracak tabii...

Attıkları nara da şu: "İşte, soykırımın belgesi!"...
Hangi ülkenin televizyonunda yayınlanırsa yayınlansın, fotoğraf fluydu. Televizyonlar rengârenk, ünlü fotoğrafımızsa siyah beyazdı. Bu nedenle herkes; fotoğrafın eskiliğine inanmış, hatta bazı tanıdıklarımızdan, "Ermenileri kesmişiz ki, adamlar orijinal fotoğrafı gösteriyorlar." sözlerini duyar olmuştuk. Malum, milletçe teslimiyeti sever, yabancıların her söylediğini, bir karış açılmış ağızlarla hayran hayran dinlerdik.

YALAN AYAKLARINA DOLANDI AMA UTANAN KİM 
Birden bir yanlış yapıldı. Çağ, dijital haberleşme çağıydı. Diaspora, Türkler tarafından pek okunmayan; Ermeni, İngiliz, Fransız, Kanada, Yunan, Bulgar, Alman gazetelerinde sıkça yayınlanan bu fotoğrafı, internette bulunan çok sayıdaki sitelerinde de yayınlayıverdi.
Ardından başlayansa rezillikler zinciriydi.

Fotoğraf sahteydi. Hatta fotoğraf bile değildi. Ünlü bir ressamın elinden çıkmış bir tabloydu.
Öyle kafalara kazınmaya çalışıldığı gibi siyah beyaz da değildi.
Ressam her cismi orijinal rengiyle resmetmişti. 

"1915 Olayları"nda yaşanmış bir anı gösterdiği söylenerek, aşağılık bir propaganda malzemesine döndürülen bu tablo, 1904 yılında ölen o ünlü ressamın eseriydi. Tablonun yapılış tarihiyse 1871... 

SANATÇI MI MÜNECCİM Mİ
1915'te olduğu iddia edilen olaylardan tam 11 yıl önce ölmüş bir ressamın, ölmeden 33 yıl önce yapmış olduğu bir tabloydu bize karşı kullanılan.
On bir ile otuz üçü topladığımızda vardığımız noktaysa 1915'ten tam 44 yıl öncesiydi.
Yani, iddia edilen soykırım olaylarından tam 44 yıl öncesi...

Türklere soykırım çamurunu atan ve bunu kabullenen zavallılara sesleniyorum:
- İsterseniz 1871'den 1915'e kadar, parmak hesabıyla (!) yapın sağlamanızı. Sonuç aynı, şaşmıyor. Bir şey daha var, bir ihtimal, ama çok önemli bir ihtimal... Tabloya konu olan kafataslarının, Türklere ait olabileceği... Ruslarla yapılan bir savaş sonrası; gözünü kin bürümüş Ermeni asıllı bir Rus komutan tarafından, ibret alınsın diye üst üste dizdirildiği... Ermeniler o zaman Osmanlı'ya düşmanlık yapmıyordu gibi savunmalar yapacaksanız hiç zahmet etmeyin. Birkaç satır altta Ermenilerin Ruslarla ilişkisini ve Osmanlı düşmanlıklarını okuyacak, eğer içinizde biraz insanlık kalmışsa o saçma sapan savunmayı yaptığınız için utanacaksınız. Buyrun!..

ERMENİ'YLE RUS BİRLEŞİP TÜRK TOPRAKLARINI ÇALIYOR ve SOYKIRIM BAŞLIYOR 
"Ermenilerle Rusya'nın büyük aşkı, Çariçe Katerina nedeniyle iyi tanıdığımız hem "Deli" hem de "Büyük" lakaplarıyla bilinen Çar I. Petro döneminde başlar. Rus-İran savaşında Ermenilerin, sonraki yıllarda aynen Türklere karşı da yaptırıldığı gibi İran'a ihanet ettirilmesi sağlanır. Petro bakar ki plan çok iyi işliyor, Ermenilerden sürekli olarak yararlanabilir, onları Rusya'ya çağırır. Bu davet üzerine kafileler hâlinde İran'dan Rus topraklarına Ermeni göçü başlar ve bu göç yıllar içinde büyüyerek sürer. Ruslar, 1828'de imzalanan Türkmençay Andlaşması sonucunda Revan ve Nahçıvan Hanlıklarını ele geçirince iki hanlığın topraklarını birleştirip Ermenileri bu bölgelerde toplar. Osmanlı da bu durumu 1829 tarihli "Edirne Andlaşması"yla onaylamak zorunda kalır. Tüm bunlar ve Türklere karşı yapılan bitmez tükenmez kırımlar sonrasında da bölgedeki Türk nüfus süratle azalır. Böylece Türklere ait topraklar üzerinde, Rusya'nın çabası ve himayesi altında bir Ermeni devleti kurulmasına dek uzanan yol açılır." 

Bugün bile bu devletin en güçlü hamisi Rusya'dır. Ermenilerin, arşivlerini Türk araştırmacılara açmama nedenlerinin başında da Türk ve Kürtlere karşı işlenen bu suçlarla üzerinde yaşadıkları toprakların kendilerine değil, Türklere ait olduğunu ve Rusya'nın marifetiyle üzerine konduklarını kendi belgeleriyle itiraf etmiş olmamak içindir. Bilmeyen öğrenmesin, bilen hatırlamasın... Rusların da onlardan farkı yok! Türk araştırmacılar arşivlerine ulaşmasın diye çeşitli zorluklar çıkarmayı sürdürüp duruyorlar. 

Konuya devam edelim. 
"Şımaran Ermeniler, bu durumla yetinmeyip, sürekli olarak Osmanlı topraklarına saldırırlar. Bundan cesaretlenen Osmanlı Ermenileri de Türklerle Kürtleri gördükleri her yerde öldürmeye başlarlar. Olayların normal önlemlerle önüne geçilemeyeceğini gören "Osmanlı'nın Erzurum Valisi Galip Paşa" 1828 yılının 11 Mart günü Osmanlı Hükûmeti'ne, bir yazı göndererek, bölgedeki Ermenilerin bir başka bölgeye aktarılmasından başka çare olmadığını bildirir. Öneriye sıcak bakmayan Osmanlı yetkilileri, milyonlarca vatandaşının katledilmesinden sonra yaptığı yanlışı anlar ama iş işten geçmiştir." 

"Bu dönemde yaşanan 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı'nda, Ermenilerin Osmanlı'ya ihaneti öylesine şiddetlidir ki, Osmanlı topraklarının hemen her yerinde olaylar çıkarırlar. Erzurum'un Ruslar tarafından işgalinde de başroldedirler. Sivil halka karşı yapılan tüm işkenceler ve işlenen tüm cinayetlerin tetikçisi Ermenilerdir. Rus ordusu, asker yaparak ordusuna kattığı Ermenileri hiç engellemez, bir iki komutan hariç, geri kalanlar olayları yalnızca izlemekle yetinir. Osmanlı, Ermeni hainlerini bir başka bölgeye taşımadığına pişman olmuştur. Ermenilerse azıttıkça azıtırlar. Yaptıkları katliamlar tümüyle "Türk-Kürt Soykırımı"na dönüşmüştür. O işin yalnızca soykırım yanı... Bir de kendilerine maddi destek vermeyen, cinayetlerine katılmayan, aynı yönde istavroz çıkarmayan soydaşlarını yani diğer Ermenileri; Yahudi, Arami, Süryani ve Arapları da katlederler." Bu katliamlar Revan, Nahcivan gibi bölgelerdeki Türkler ve Yahudiler üzerinde de bitmez tükenmez şekilde sürdürülür.  

Anlamadığım şu: 
Bunları bilenler neden konuşmaz? 
Konuşmaya kalkanların bu konuda hiçbir şey bilmediği o kadar açık ki! 
Peki, gerçekler neden çarpıtılır?
Hangi tehdit hangi korku hangi nefret ve hangi çıkar yumağı insanları bu hâle getirmekte? 
Hangi çarpık ilişki gerçeklerin kurguyla yer değiştirmesine neden olmakta? 

Hadi gelin, biz yine olayların yaşandığı dönemi konuşalım.  
"Osmanlı Devleti, Ermenilerin soykırıma devam etmesi üzerine ilkinden 87 yıl sonra bu kez Almanlar tarafından önerilen taşıma işlemine zorunlu olarak 'Evet!' der. O evet sözcüğü gelene dek aradan 87 yıl geçmiş ve ne yazık ki milyonlarca Osmanlı vatandaşı, Ermeniler ve destekçileri tarafından soykırıma uğratılmıştır. Evet, Osmanlı'yı yönetenler gerçekten de suçludur. Suçludur çünkü, tehciri 87 yıl ertelemekle milyonlarca insanının ölümüne neden olmuştur. Bugünse trajikomik bir şekilde, Ermeniler ve onların işbirlikçilerinin oyunlarıyla tehcirden dolayı soykırımla suçlanmaktadır."

Okudunuz değil mi? Okudunuz da acaba anlayabildiniz mi?
Anlayabildinizse şu sözlerimi de kabullenin lütfen:
"Sizi gidi sahtekârlar sizi! Sizi gidi tarih hırsızları sizi!"...

Bu sözleri kime mi söyledim:
Tabii ki Türklere soykırımcı yaftasını yapıştıranlara ve tabii ki yukarıdaki fotoğrafı delil olarak kullanan tüm ülkelere, tarihçilere, politikacılara ve Türkiye'de yuvalanmış uzantılarına...
Yani sahtekârlıkları tescilli olan insanımsılara...

Tarafsız ve demokrat görünmeye çalışan küçük bir grup da olayları mukatele yani "karşılıklı vuruşma, öldürme, kavga" seviyesine indirme gayretindedir. Oysa yaşananlar açıkça soykırımdır.  

SOYKIRIMIN DEHŞETENGİZ BELGESİ 
Söylediğim şudur: 1915 "Ermeni Soykırımı"nın belgesi diye, pişirilip pişirilip önümüze sürülen soykırım fotoğrafının aslında bir tablo olduğu, konusunun 1915'ten çok çok önce Çarlık Rusyası ordularının yaptığı bir savaşla ilgili olduğu, hâlen Moskova'daki önemli bir devlet müzesinde bulunduğu...

Sahtekârlık tarihinin zirvesinde gezinen rezilleri tarihin çöplüğüne atıp, tabloyla ilgili bilgileri bu kez de bir araya toplayarak yazıyorum.

RESSAM: Vasily Vasilyevich Vereshchagin
TABLONUN ADI: Apotheosis (Türkçesi tanrılaştırma)
TABLONUN KONUSU: Savaşın ilahlaştırılması
RESSAMIN DOĞUM YER-YILI: Çerepovets, 1842
RESSAMIN ÖLÜM YER ve YILI: Port Arthur, Çin, 1904
RESSAMIN TEBAASI: Çarlık Rusyası
TABLONUN YAPILDIĞI YIL: 1871
TABLONUN HÂLEN BULUNDUĞU MÜZE: Dünyanın en önemli güzel sanatlar koleksiyonlarından önemli bir kısmının bulunduğu Rusya'daki Государственная Третьяковская галерея "Tretyakov (Tretyakovskaya) Devlet Galerisi" 
TABLONUN ÖNCEDEN BULUNDUĞU MÜZE: Sankt Peterburg (Leningrad) kentindeki Государственный Эрмитаж yani Ermitaj Müzesi

Hadi, Ermenilerle Fransızların; yalan, iftira ve sahtekârlıklarına alıştık. Ya diğer ülkelere ne demeli? Hele hele bu tablonun ne olduğunu, kimin yaptığını, nerede bulunduğunu çok iyi bilen Rusya'nın; bunca yıldır hiç ses etmemesini nasıl karşılamalı? 

Sahtekârlıkları bir kez daha tescillenen diğer devletler de aynen Ruslar gibi, yüzsüzce sustular. Sustular dediğimi yanlış anlamayın, onlar yalnız Apotheosis konusunda sustular. Yoksa hâlâ yüzsüzler. 

"Taziyeci Başbakan Recep Tayyip Erdoğan" Türkiye adına öylesine büyük ve tarihî fırsat kaçırmıştır ki, nasıl anlatsam bilemedim. İnancım odur ki, bunu; bilerek, isteyerek, özellikle yaptı. Sonraki yazılarımdan birinde bu suskunluğunu ele alıp irdelemek isterim. Seçimlerde kazanmak için dolaplar çevireceğine, biraz da Türkiye'yi temsil ettiğinin bilincinde olsaydı, soykırım konusunda bir çırpıda büyük sıçrama yapabilirdik. Maalesef, her zaman olduğu gibi, yine yanlış bir yol izledi. Tabii ki bilerek ve isteyerek!.. 

ÖZÜR BEKLİYORUZ 
Tablodaki kargalar bile olan bitene gülüyorlar.

Recep Bey'den, Ermenistan'dan, Ermenilerden, "Türkiye tarihiyle yüzleşmeli" diyenlerden, Türkiye'de yuvalanmış "Özürcüler"den; atalarımız, şehitlerimiz, kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız ve Türkiye adına özür bekliyoruz. Aslında beklemekte olduğumuz özürler bu kadarla sınırlı değil.
Onları da zamanı geldikçe konuşacağız.

Gelecek yazıya kadar; Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Sâbiî, Budist, deist, ateist ayırımı yapmadan herkesi Allah'a emanet ediyorum. Esenlikler içinde mutlu kalın.
Zalimler bırakırsa tabii...

NOT:
Bu makale 2014 yılında eski Soykırım Müzesi'nde de yayınlanmıştır.



 
Günay Tulun 

SOYKIRIM ÇETESİ YİNE İŞBAŞINDA


Ermeniler soykırımdan hiç vazgeçmiyor. Özellikle "Osmanlı"ya karşı yapılan soykırımda birlikte hareket eden, geçmişleri bu tür insanlık dışı soysuz hareketlerle dolu "Ermeni, Fransız, Rus, Yunan koalisyonu" hafta sonu Azerbaycan'ın Tovuz kentine saldırdı. Bu saldırıda Fransa, Rusya ve Yunanistan bir kez daha görünmez destek güçlerini oynadı. Ermenilerin neredeyse tüm güçleriyle saldırdıklarını öğrendim. Bu kaçıncı alçaklık, kaçıncı namussuzluk, kaçıncı katliam denemesi? Şimdilik geri çekildiler ama ilk fırsatta ağabeyleriyle birlikte yeni denemeler yapacakları bilinmeli... Bu yaşananlara çatışma diyenlere de bir çift sözüm var. Utanmayı denemelisiniz!

ÜLKEMİZ İÇ GÜÇLER ELİYLE ZAYIFLATILMAYA GÖRSÜN
Sürekli kirli ilişkiler içinde olan bu dörtlü, Türkiye'nin zayıfladığı her an maraza çıkartmalarıyla da ünlü... Bunu, gerek bu sayfalarda gerekse diğer yayınlarda çokça dile getirdim. Ne halkımızın umurunda ne de iktidarın!.. Yine birçok evladımız öldürüldü. Üstelik, belli bir saate kadar haberimiz bile olmadı. İşte, vatanın selameti ve halka doğru haber ulaştırma yerine tek dertleri Recep'e yaranmak olan ülkemizdeki haber kanalları bu!.. Ne yazık ki büyük çoğunluğu böyle... Kim bilir daha neler var! 

İçerdeki vatan hainleriyle dışardaki insanlık dışı alçakların, ülkemiz aleyhine birçok şeyi birlikte tezgâhladıklarına adım gibi eminim. Hâlâ bu hainlerin peşinden koşanlara şaşıyorum. Görmezsem, duymazsam, dile getirmezsem, sorulunca habersiz figürleri saçarsam, aileme "Aman ha! Sakın haberiniz varmış gibi davranmayın, bize dokunmayan yılan bin yaşasın!" dersem bu işte hiç günahım olmaz diyen salaklara sesleniyorum. Allah insana aklı boşuna vermedi. Seni koyundan farklı kılan şey "Görmen, duyman, yanlışları dile getirmen ve zulme karşı tavır koyman"dır.  

BU ESER KİMLERİN
Ah Recep, ah! Ah AKalPe, ah! Ah MeHaPe, ah! Bunlar sizin eseriniz. Boş, hamasi söylemlerle bir yere varılmadığını; böyle yapanların farklı hesaplar içinde olduğunu bu çağda bilmeyen, anlamayan kaldı mı acaba? Sizlere ne diyeyim ki?..

Ah solcular, ah! Yiyin yine birbirinizi... Size az söylemedim, "Tamam Ekmeleddin Bey kötü seçim, Bahçeli MeHaPe'sinin tuzağı ama gelin onu seçin, vermediğiniz her oy Recep'e gider, sonra çok ağlarsınız ama ülkemiz de çok şey kaybeder!" demedim mi? Dedim! Siz ne dediniz, "Olsun, ben ona asla oy vermem!". Alın yaptığınız seçimi, ağlayıp zırlarken mendil yaparsınız. Ülkenize çok kötülük yaptınız çok!.. Sizler de önünü göremeyen, solculuk nedir bilmeden solcuyum diye caka satan ve kendini bir halt sanan, bana göreyse salaklar şahından başka hiçbir şey olmayan tiplersiniz.  

UTANIN
Fransız, Ermeni, Yunan hayranlarına gelince... 
Sizler de Allah'ın verdiği akıldan yoksunsunuz. 
Osmanlı soykırımında büyük rol oynayan soykırım ünlüsü iğrenç Fransa aleyhimizde Ermeni tasarısını kabul ettiğinde koşa koşa Paris'e giden yüzsüzler; Yunan peşkeş çekilen adalarımızın üstüne otururken Atina'ya koşanlar, aynı dönemde utanmadan Yunanistan'a Türk turist taşıyan turizmciler ve tabii ki yaptığı çılgınca kampanyalarla bu işte en büyük pay sahibi olan ETS Tur; "vatanseverim" oyununu oynamayı sürdürseniz de bunun vatanseverlikle ilgisi olmadığını siz de ben de biliyoruz. 
Ah, bir utanmanız olsa!.. Bir utansanız!.. Bir utansanız!..

SAKIN UTANMAYIN 
"Soykırımcı Ermeni" sözlerimi görünce üzülen "temiz Ermeni kardeşlerimiz" sakın üzülmesin. Sözüm asla onlara değil, soykırım yapan, yaptıran ve "Soykırımı Türkler yaptı!" diye feryat eden ve bu sahte feryatları destekleyen alçaklara...
Anası, babası, dedesi, ninesi Ermeni olan ya da bir Ermeni'yle evli olanlar! Bu sözlerim ne atalarınıza ne seçtiğiniz kişilere ne de sizlere... Dünya o hâle geldi ki, bizim ne idüğü belirsiz iktidarımız ve çoğunun kerameti kendinden menkul STK'lerimiz ve 'kendin konuş ama kendin bile duyma'cı basınımız yüzünden "biz Ermenilere karşı değiliz diye savunmaya itilmiyor muyuz, en çok da ona üzülüyorum." 

HER İNSAN HER CANLI KUTSALDIR AMA
Yazdıklarım, yazmakta olduklarım ve yazacaklarım için sakın bana gönül koymayın! Koyarsanız hakkımı yemiş, günahıma girmiş olursunuz.

Benim için, her ırk her millet her soy her canlı kutsaldır. Yüceler yücesi Allah sizleri de beni de bugünkü kimliklerimizle yaratmayabilirdi. Ben Ermeni olabilirdim, sizse Türk... Bunu ikide bir söylemekten utanıyorum ama bazıları ne demek istediğimi çarpıtmakta ısrar ettikleri için sık sık yineliyorum:
"Hiçbirimiz hiçbirimizden üstün değiliz!".
Tabii ki soykırım yapanlar, yaptıranlar, göz yumanlar hariç!
Onlar evrenlerin en aşağılık yaratıklarıdır, tüm canlılar onlardan üstündür.  

Dünyanın en ahlaksız eylemlerinden biri, hatta birincisi olan soykırımı; mensubu olmaktan büyük onur duyduğum Türkler de yapmış olsa bunu yazar ve lanetlerdim. Şunu hepimiz açıkça bilmeliyiz ki, dünya tarihi boyunca en çok soykırıma uğratılan millet Türklerdir. Masum oldukları hâlde soykırımcılar tarafından üzerlerine soykırım yaftası asılmaya çalışılanlar da Türkler! İnsanlık adına üzülmemek elde değil!..

Gerçek Ermeniler! Doğru tarihinizi öğrenmeye ne zaman başlayacaksınız? Yalanlarla, iftiralarla, uydurulmuş tarihle, yaşamamış insanların anılarıyla, belge olmayan belgelerle nereye kadar gideceksiniz? Kandırılmanız yetmedi mi? Soydaşlarınızın 19. yüzyıldan beri yaptığı ve yapmakta olduğu soykırımları Türklere mal etmenin getirisiyle bazılarının muazzam servetler edindiğini, başınızı belaya sokan ülkelerin oyuncağı olduğunuzu hâlâ mı farketmezsiniz! İnanın, garip tutumunuz aklı başında herkesi şaşırtıp pes ettiriyor.







Günay Tulun 14.07.2020/17.01

İŞTE O FOTOĞRAFLAR [III]: Mektuplar











Ermenilerin düzenlediği sahte belgeler konusunu ele alan son yazılarımın ardından çok sayıda belge gelmeye başladı. Memleketim dedikleri bölgelerde yaşananları ya da ailelerinin başına gelenleri en ince ayrıntısına kadar anlatanlar var. Sağ olsunlar, var olsunlar. İnşallah bir gün onları da yayınlarım. En çok merak edilense sayfalarıma defalarca konuk olan "Ermeni Kafataslarından Yapılan Piramit" öyküsü...

Bu konuyu yıllar önce birkaç kez dile getirmiştim. O yazılardan biri bu sitede de var. Eğer sayfaları biraz karıştırırsanız o yazıya ulaşabilirsiniz. Kolay erişim sağlamanız için bu paragrafın hemen altına o ünlü resmi kaydedeceğim. Her zaman kullandığım fotoğraf sözcüğü yerine birkaç anlam taşıyan resim sözcüğünü tercih ettiğimi mutlaka fark etmişsinizdir. O yazılarımı bugüne dek okumamış olanlar, kafataslarıyla dolu aşağıdaki resmin üzerini tıkladıklarında, "Ermeni Kafataslarından Piramit ve Kargalar" yazısına ulaşabilecek ve ne demek istediğimi anlayacaklardır. Resmi buraya da kaydetmekteki amacım, sayfadan sayfaya geçmeden kolaylıkla görülerek incelenebilmesini sağlamak içindir. 

"İşte O Fotoğraflar" yazı dizisinin bugünkü bölümünü, sahtecilikle ilgili mektuplara ayırdım. Biri yurt içinden, biri dışardan, biri de hangi ülkeden gönderildiği belli olmayan elektronik mektuplar!
 Geliş sırasına göre yayınlıyorum. Buyrun!..

YURT İÇİNDEN GELEN YORUM 
Aşkım Hanım göndermiş. Yorum yazısı Sayın Günay Tulun'la başlıyor. Gençliğinde bir süre İstanbul'un Kurtuluş semtinde yaşamış. Çok sayıda Ermeni arkadaşı var. Onları çok sevdiğini de özellikle belirtmiş ama gerçekleri de dile getirmeliyiz diyor. Onlar çok rahat konuşuyor ama aslında haklı olan bizlerse anlaşılmaz bir şekilde susuyoruz diye yazdıktan sonra sözlerine şöyle devam etmiş: 

Önce, sizi bu konudaki çabalarınızdan, insanlara doğruları anlatabilmek adına verdiğiniz mücadele ve sarf ettiğiniz emekten dolayı kutluyor, ayakta alkışlıyorum. 
Yazınızı daha okuyamadan kitaplara, sergilere konu olan o fotoğrafı gördüm. 
Üzerini tıklayarak büyüttüm. Sahteliği hemen belli oldu.
“Elinde ekmek olduğu iddia edilen kişinin o fotoğrafa sonradan yerleştirilmiş olduğu çok açık. Üzerindeki kıyafet günümüze ait. O tarihlerde giyilenlerle uzak yakın ilgisi yok. Nasılsa kandırırız düşüncesiyle bu detaya önem verilmemiş, fotomontaj ise çok acemice uygulanmıştır.”.

Osmanlı döneminde çekilmiş bir fotoğraf olmadığını gösteren öyle belirgin  hususlar var ki… 
Önce açılar diye anlatmaya başlayacaktım ama uzun uzun anlatmak yerine fotoğraf tekniği çok farklı diyeyim de mektubumu okuyanlar sıkılmasın. Fotoğraf montajdan da önce eskitilmeye tâbi tutularak flulaştırılmış. Elinde ekmek olduğu iddia edilen kişi ise ötekilerle kıyas kabul edilmeyecek kadar net. Fotoğraf birkaç boyutluymuş da arkadaki o kişi öne fırlamış gibi…

Arka planda ise:
“Sağ tarafta eski duvarlar ve yeşil bir bahçe. Sol tarafta ise gayet net ama nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, beyaz boyalı bir duvar. Üst kısmındaki merdiven gibi kademeli kısmın da fotoğrafa müdahale ile oturtulduğu o kadar aşikâr ki. “…

Fotoğrafa bakıp da fotomontajlarla dolu olduğunu görmemek için ya kör ya da ön yargılı olmak gerekir. Daha ayrıntılı incelemeye başlamadan önce, göz attığım o ilk anda gördüklerim bunlardı. Sahtekârlıktaki fütursuzluğa dayanamadığım için incelemeye devam etmedim.

Sahtekârlığa kapı açan Oxford Üniversitesi’ni ve onların Yayın Kurullarını, bu sahte fotoğrafı kitabına alıp soykırımın belgesi olarak yayınlayan İngiliz Prof. Donald Bloxham’ı, müzelerini böyle saçmalıklarla doldurma fütursuzluğu sınır tanımayan Ermenileri ve bu fotoğrafı gördükten sonra da Ermenilerin soykırım belgesi olarak sunduklarına inananların çirkin amaçlarını tarih er geç yazacaktır. 

Bizde de “ülkemiz toprakları üzerinde yıllardır oynanan oyunları bildiği, gördüğü hâlde, bu tür sahte belgelerin gerçekliğine inanan, soykırımı  kabul eden ve sonra da Türk olduğunu iddia eden insanlar” var. Onların akıl körlüğüne tutulduklarını sanmam. Çünkü vatanımız aleyhindeki oyunlara yardımcı olduklarına eminim. 

Siz yazınızda yeterince detaylara yer vermişsiniz. Benim yazımda da aynı şeylerin, aynı üslup ile yazılması sizden kopya çekilmiş gibi olurdu. O nedenle yazacaklarım şimdilik bunlar.

YURT DIŞINDAN GELEN YORUM 
Gelen yorumların ikincisi de Almanya'dan. Gönderen bir Macar, verdiği isim Ádám Nándor. Yorumunun başında, Türkçe bildiğini ama yine de yazısının daha anlaşılır olması için Türk dostlarından yardım aldığını belirtmiş. Tek paragraf hâlinde gönderdiği yazısını noktasına virgülüne, yazım ve ifade şekline hiç karışmadan, hiçbir düzeltme yapmadan aynen yayınlıyorum

"Başlamadan söylemem lazım. Nik verdim. Ermeniler der ki, hedef için her yol çok mubahtır. Nik vermesem beni ve ailemi çok rahatsız ederler. Onlarda sahtecilik, iftira, tehdit çok normaldir. Bunu daima yapmaktadırlar tabiki osmanlıya, türklere ve azerbeycanada yaptılar. Genç bir adamken fransada ermenilerin işinde çalıştım. Türk düşmanı kitaplar basarak dünyanın her yerine gönderiyorduk. Her çeşit kitap basardık amma en fazla çocuklara tesir için çocuk kitabı basıyordular. O sebeple  çalışmalarına hakimimdir. Bastıkları her yalan kitaptan sonra adını vermeyeceğim bir otelin restorantında kahkahalar atarak "Le meilleur turc est le turc mort" haykırışıyla kahkahalar atıyorlardılar. Kitap paralarını daima öğle yemeği saatinde gelen ve bizler ile beraber yemek yiyen yaşlı bir Madmazel getirirdi. Rahibe kıyafet giyinirdi amma çok sexi laflar ederek konuşurdu. O ne yapmak istediklerini herkesin içinde anlatır, türkleri mahkum ettireceğiz batı ermenistan kurulacak derdi. İngiliz profesörün kitabındaki resimlerin sahte olduğunu o anlatmıştı. Sahte olduğunu hepsi biliyorlardı. Kadın ve erkek fransız politikacılar matbaaya çok gelirlerdi. Onları gezdirdikten sonra üst kata götürürlerdi. Bize yasaktı orada neler olur bilmezdik ama işçiler aralarında dedikodu yapardı. İzinli olduğum bir gün oraya ermenilerin başbakanı gelmiş. Ben görmedim. Sahte belgelerin bazıları bizim matbaada hazırlanırdılar. Belgeyi yazdıktan sonra sahicilik imajı için mikro dalga ısıtıcıya koyar ve sarartırlar  fotoğrafını çeker baskı eveli renk ayırımına gönderirlerdi. Baktınızmı bu belge eskidir gerçekdir sahidir derdiniz. Ermenistan müzesindeki bazı belgelerin, fotografların bizim matbaada basıldığı anlatılmıştı. Önem verilen yerdi." 

ÜÇÜNCÜ YAZI
Yazıyı gönderen kişinin e-posta adresi var. O nedenle ismini yazamayacağım. "Noktasına, virgülüne, yazım ve ifade şekline hiç dokunmadan, hiçbir düzeltme yapmadan yayınlıyorum. Gönderi şöyle: 
Anlattıklarınızı destekler mahiyetteki bir yazı sabahleyin mail grup kurucumuzdan geldi. (Soykırımdan Utanan Fotoğraflar) yazınızı okumuş. Araştırmış. Bulduğu yazıyı, haklılığınızı  alkışlayarak üyelere duyurdu. Eklediği alıntının manşeti SAHTEKARLAR. 

Gerçeklerin çarpıtılması konusunda Ermeni, Helen, USA, UK, Fransa ve Almanya ön plandaki devletlerdir. Yaptıkları bu çarpıtmaya dünyada post-truth yani gerçek ötesi denir. Tarihsel gerçekleri en net çarpıtanlardan biri de Oxford'un tarih hocası İngiliz tarihçi Profesör Donald Bloxham'dır. 2005’te Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan “Büyük Soykırım Oyunu: Emperyalizm, Nasyonalizm ve Osmanlı Ermenilerinin Yok Edilişi” (İng. The Great Game of Genocide. Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians) başlıklı kitabındaki fotoğrafların ve belgelerin sahte olduğu Avustralyalı tarihçi Jeremy Salt tarafından 2010'da ortaya çıkarılmıştır. 

Salt, çeşitli kitaplarının yanı sıra Middle Eastern Studies, Current History, International Journal of Turkish Studies, Journal of Arabic ve Arena gibi dergilerde çeşitli makaleleri basılan bir tarihçidir. Orta Doğu Politikaları, Orta Doğu’da Din ve Siyaset, Propaganda, Medya ve Siyaset, Edebiyat ve Politika derslerini vermektedir. Mısır, Suriye, Irak ve Filistin başta olmak üzere 19. ve 20. yüzyılda Orta Doğu’daki politik, toplumsal ve dinsel gelişmeler üzerine çalışmalar yürüten Jeremy Salt, o fotoğrafın fotomontaj olduğunu ortaya çıkardığı gibi bu olayın “tiksindirici bir sahtekarlık” olduğunu dünyaya ilan etmiştir ki fotoğraf; Erivan’daki Soykırım Müzesi’nde sergilenen “Türk resmi görevlisi açlıktan ölmek üzere olan Ermeni çocuklara ekmek göstererek alay ediyor” izahatlı,  fotoğrafın ta kendisidir. Soykırım iddiacılarının ve savunucularının propaganda açısından kültleştirdikleri sembol bir fotoğraftır. 

Bu fotoğraf aslında var olmayan bir fotoğraftır. The Great Game of Genocide. Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians'ın tek taraflı yazılmış olması bile tarih bilimine ihanet anlamı taşıyan dikkat çekici bir durumdur. Tarihi olaylara objektif olarak bakılmalıdır. Prof Jeremy Salt, fotoğrafın gerçekliğini sorgulamış, dikkatli bakıldığında fotoğrafa müdahale edildiğini görmüştür. Fotoğrafta elinde ekmek tuttuğu görülen adam aslında montaj ürünüdür. Tahrifat sırasında da tahrif eden kişinin fazla dikkatli olmadığını ortaya koyan deliller mevcuttur. 

Olayın sonrasında, o dönem İngiltere Türk Dernekleri Federasyonu genel koordinatörü olan Sayın Servet Hassan Oxford Yayınları Tarih Editörü Christopher Wheeler’e durumu anlatan bir şikâyet mektubu göndermiştir. Wheeler'in cevabında "fotoğrafın sahte olduğunu kabul ettikleri ve hatta stoklarındaki tüm kitapları imha ettikleri" açıkça bildirilir. 

Maalesef, sonraki basımlarında yine fotoğrafa yer verilir ve izahat şuna çevrilir. “Bu fotoğrafı her iki tarafın da başvurduğu sahtekarlıklara örnek teşkil etmesi için yeniden yayınlıyoruz.”

Halbuki Sayın Günay Tulun'un da açıkça ifade ettiği gibi Türklere atfedilebilecek sahte belge bulunmadığı gibi, soykırım yapıldığına dair bir yazışma, fotoğraf, plan vs. de bulunmamaktadır.

Gerçekler ortaya çıkarılsa, belgeler sunulsa da Tarihçi Jeremy Salt’ın da dediği gibi sahtecilik endişe verici bir düzeydedir. Ancak ondan da çarpıcı olan fotoğrafların gerçek hikâyesinin ne olduğunu öğrenmeden bazı kesimlerin sahip çıkması ve kendi söylem ve amaçları doğrultusunda kötüye kullanmalarıdır. Çünkü Ermeni iddiaları artık tarihten çok teolojiye geçmiş, tabu şekline dönüştürülmüştür. 

Tarih kutsallaştırıldığında, gerçek bilindiğinde soru sormaya gerek kalır mı?
Jeremy Salt’ın bu sorusu genel tabloyu ortaya koymaktadır. Gerçeklerin sorgulanmaması, irdelenmemesi, kaynağının araştırılmaması masumiyetin idamından başka bir şey değildir. 

YORUMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Yorumları değerlendirecek olan ben değilim. Sizsiniz!
Hele hele yazıları ve gönderilen üç mektubu sonuna dek okuduysanız vicdanınız o değerlendirmeyi düşüncenizden de önce yapmıştır. Yalandan başlayıp iftiraya, sahte belgeden başlayıp kitaplara, şantajdan yola çıkıp istediklerini insanlara zor kullanarak yaptırmaya, ölüm tehditlerinden cinayetlere dek varan suç silsilesi, isteseniz de istemeseniz de değerlendirmenizi etkiler. 
Tabii ki normal, yani akıl ve vicdan sahibi biriyseniz! 





Günay Tulun 8.10.2019/01.55 


BİLGİ NOTU
Meilleur Turc est mort Turc!En iyi Türk ölü Türk'tür!

İŞTE O FOTOĞRAFLAR [II]: Oxford Mariana'nın Dibinde





turklere biz savas actik kacaznuni225BİLİM YUVASI (!) OXFORD MARİANA'NIN DİBİNDE NE ARAR  
Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan Profesör Donald Bloxham imzalı “The Great Game of Genocide: Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians - Soykırımın Büyük Oyunu: Emperyalizm, Milliyetçilik ve Osmanlı Ermenilerinin Yıkımı (yok edilişi)” adlı kitabıyla ilgili yazımı okuyanlar; soykırımcı Ermeniler lehine ve tabii ki Türkler aleyhine hayali olaylar, belgeler ve bu belgelere meşruiyet kazandıracak deliller üretildiğini anlamışlardır. Bilim yuvası olduğunu iddia eden Oxford’un başka bir şey olduğunu da…

Sahte belgelerden yalnızca biri olan “ekmekli Türk” olayına...
"…İlk konumuz; 2005’ten bu yana piyasaya sürülüp duran ve ‘Türk resmi görevlisi açlıktan ölmek üzere olan Ermeni çocuklara ekmek göstererek alay ediyor’ alt başlığı taşıyan ünlü zulüm fotoğrafı... Bu fotoğraf, bilim yuvası olması gereken Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitabın içinde yer alıyor. Çocukluğumdan gelen imajla ciddi bir kurum olduğunu sandığım Oxford için beslediğim tüm saygıyı yok eden o kitabın adı…" sözleriyle girmiş, ayrıca yazarı için de “Yaşamını öğrendikçe tiksindiğim biri; modern tarih uzmanı olduğu iddia edilenİngiliz Profesör Donald Bloxham!” demiştim. 

SAHTEKÂRLIK SAPTANIYOR
"İŞTE O FOTOĞRAFLAR" yazılarının ilkinde açıkladığım sahtekârlıklar hâlâ yakalanmasa da bazı farklı sahtekârlıklar ortaya çıkınca Oxford kaçamayacağını anladı. Yazılar için kıllarını bile kıpırdatmadılar ama Bloxham’ın kitabındaki fotoğraf sahtekârlıklarını kabul ettiler. Aslında daha o kitap yayınlanmadan sahte olduğunu biliyorlardı. Çünkü aklı verenler arasında Oxford yetkilileri olmasa imkânı yok, Oxford'da o tür kitapları bastırtamazsınız. İsterseniz deneyin. 

Oxford, suçüstü yakalanınca "Depolardaki tüm kitapları imha ettik!" açıklaması yaptı. Oysa düzmece fotoğraflar, sonraki basımlarda da aynı yerde durmaktaydı. Hem de daha da çirkinleştirilerek... Ahlaksız bir yalanla şöylesine bir alt not eklemişlerdi: “Bu fotoğrafı her iki tarafın da başvurduğu sahtekârlıklara örnek teşkil etmesi için yeniden yayınlıyoruz.”

Rahmetli Erbakan sağ olsaydı "seni gidi düzenbaz bilim yuvası (!) seni" derdi. Yapılanlar en hafif tanımıyla ahlaksızlıktır. Yıllardır soykırım konusunun içindeyim, özellikle aramama rağmen, şu saniyeye dek, Türklerin ürettiği tek bir sahte belgeye ulaşamadım. Oxford, o sahte belgeyi göster, "İşte bu!" de; seni ilk alkışlayan ben olacağım. Gösteremezsen, adın benim için "sahtekâr, düzenbaz, kalpazan, yalancı, iftiracı ve Türk düşmanı pespaye bir zehir yatağı"nın simgesi olarak kalacaktır. Sen "Gerçek Türkler"i, "Mavi Kitap"ın yaratıcısı sahtekâr İngilizler gibi mi sandın?

Oxford, taze belge üretimine başlamazsa Türklerin tek bir sahtekârlığını bile gösteremez. 
Çünkü yok.
O hâlde, Türk ulusunu iftiralarıyla aşağılayan Oxford’un bir düzmece belge yuvası olduğunu anlatmak da bana ve tüm “Gerçek Türkler”e hak olur.

ERMENİLER SÜREKLİ OLARAK SAHTE BELGE ÜRETİYORLAR
Konuyu kurcaladıkça her taraftan pislik fışkırıyor.
Ermeniler; erişebildikleri herkesi, düzenledikleri her materyali “Türkler bize soykırım yaptılar!” imajı yaratmak için kullanıyorlar. Buldukları her gerçek belgeyi de ters yüz edip Türklerin aleyhine çeviriyorlar. Bunlara yardım eden çok sayıda ülke ve o ülkelerin vatandaşı da var. Bunların bir kısmı satın alınmış, bir kısmı da çarpık ilişkileri yüzünden burunlarından yakalanmış yani şantajla istenilen yola çekilmiş insanlar. Bunlar genelde; bakanlar, üst düzey yöneticiler, parlamenterler, siyasiler, yazarlar, yazılı ve görüntülü basın mensupları, akademisyenler ve toplumda sivrilmiş kişiler. Burunlarından yakalandıkları olayların başındaysa; "evlilik dışı aşk, cinsel taciz ve tecavüz, lezbiyen ve homoseksüel ilişkiler, mafyayla yakınlık, kara para aklamak, rant sağlayan yasa dışı işlere karışmak, kendilerinin ya da aile mensuplarının işlediği cinayetlerin örtbas edilmesi" geliyor.

Ermeni metotlarından en önemlilerinden biri de istediklerini yapmayan ya da yapmama ihtimali olan insanları kesintisiz ölüm tehditleriyle yıldırmaları… Onlar da son perdede “Bana ne gerçeklerden, bana ne Türklerden, benim de çoluk çocuğum var.” pozisyonuna kayıveriyorlar. Bunların arasında yapımcılığını Türklerin yaptığı filmlerde oynama teklifi alan, Türklerle ilgili kitap yazmaya kalkan, "Türkler soykırım yapmamıştır!" diyen ünlüler de bulunmakta… Tabii ki, uzun yıllardır sürüp giden propagandaları özümseyerek Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını postulat hükmünde kabullenmişler de var.

Akademik unvanlarını satan bilim insanı kılıklı utanmazları kullanma metodlarından en ünlüsü şu: Önce işlerine yarayacak tipleri saptıyorlar. Sonra da bu kişilere yaptıkları, yapacakları hatta yapmayacağını bildikleri araştırmalar için para tahsis ediyorlar. Kılıf da çok güzel; “araştırmalarınızda kullanılmak üzere”… Böylece, gelen parayı bilimsel değil aile içi araştırmalarında (!) kullanmaya alışık bu insanlar kendiliklerinden uzattıkları burunlarından yakalanmış oluyorlar. Para iç edildikten sonra da yalanlar gerçek, gerçeklerse tabu oluyor.

KÜRTLER ve TÜRKLER UYANIKKEN UYUYORLAR
Ermeni soykırımıyla ilgili olarak Türkler tarafından üretilmiş tek bir sahte belge, hatta soykırım yapılmasına ilişkin tek bir emir, tek bir olay, tek bir başüstüne, tek bir "emriniz yerine getirilmiştir" kaydı yoktur. Bu denli büyük bir olayda, böyle bir örtbasın imkânı yok. Olamaz da... Oysa gezegenimizin her yerinde, Ermeniler tarafından üretilmiş sahte belgeler uçuşup duruyor.

Ermeniler tarafından soykırıma uğratılan gruplar arasında en büyük kitleyi oluşturan Kürtler ve Türkler, kötü önderlerinin yaptığı aşılar sonucu tembel tembel esnerken, iki Ermeni bir araya geldi mi “Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı fikrini yayacak” dernekler kuruyor, ikna edilecek kitleleri saptayıp üstlerine gidiyorlar. Bunu sahte belgelerle dolu TV programları, kitaplar, dergiler, gazeteler izliyor. Sonunda iş öyle bir noktaya taşınıyor ki, çeşitli yayınlarda aynı iddiaları okuyan, aynı fotoğrafları görenler de “Bu da mı yalan? Bu da mı bu da mı?”cı grupların arasına katılıyorlar.

İş öylesine çığırından çıkmış hâldeki, bazı Ermeni kuruluşları, sahte fotoğraf üretimini ödüllendireceğini ilan etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Hem de "Dünyanın Jandarması (!) mikser Amerika"da...

SAYGI GÖREN APTALCA SÖZLER
Gerçeklerin ortaya konmasına ve olayların sorgulanmasına sürekli olarak engeller çıkaran Ermeniler, sahtekârlıkları ortaya çıktığındaysa iyice yüzsüzleşiyorlar.
Aşağıdaki saçma sapan sözler, Ermenilerin soykırım iddialarından derlenmiştir.

- Ermeni soykırımı öylesine gerçek ki, tartışmaya gerek yok! "Ooooo! Kesin kararlılar! Demek ki dayılarına güveniyorlar."
- Ermeni soykırımına parlamentolar karar vermiş, iş bitmiştir. Tartışmak boşa gayret! "Haklı oldukları tek nokta da budur. Bizim parlamenterler derin uykudayken ve bilerek, isteyerek hâlâ uyurken, Ermeniler Dünya'da her parlementoyu hallettiler. Hatta belde belediyeleri bile bizi soykırımla suçluyor. Belde belde... Ülke, il, ilçe değil!"
- Soykırım işi tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. "Bunda haklı olabilirler. Çünkü parayla satın aldıkları tarihçi mukallitlerini öylesine iyi tanıyorlar ki!"
- Ermeni soykırımı olmadı mı? Bu “Türk devletinin resmî bakışı”dır. Bize böyle tezlerle gelmeyin. "Vallahi de billahi de ben gelmedim. Gelmem! Gelmiyorum da! Çünkü ben gerçeği bilip gerçeği söyleyenlerdenim. Tezle bezle derzle işim olmaz!" 
- Ermeni soykırımı bir kez yapılmadı. "Bakın işte bunda kesinlikle haklılar. Yalanlarının sayısınca soykırım icat ettiler. Onların bu hesabına göre artık 'Yeryüzü'nde Ermeni kalmamış olmalı."
- Ermeni Soykırımı'nın fotoğraflarla onaylanmasına gerek yok, bunu hayatlarını kaybedenlere borçluyuz. "Ne demek istediklerini anlarsanız bana da söyleyin lütfen!"
- Biri görmek istediğini görür. Gözlerin var, sen görmüyor musun? "İşte bu sözler zaman makinesinin olduğunun ispatı. Bunlar gözleri olduğu için görmek istediklerini gidip görmüşler." 

Daha o denli saçma iddia ve iftiralar var ki, abuklukta ulaşılan dorukları görmenizi isterdim.

YAHUDİLERİ KULLANMA ÇABASINA BİR ÖRNEK
Ermeniler, Türklere karşı sahte soykırım cephesini genişletmek için Yahudileri de aralarına çekmeye çalışıyorlar. Onların "soykırıma uğrayan ilk ulus biziz" safsataları önceleri Yahudileri çok rahatsız ediyordu. Fakat sonraları, AKalPe'nin uyguladığı ilginç politikalar yüzünden onlar da Ermenilere yaklaştılar.

İşin aslını bilen Yahudiler bundan rahatsızlar ama politize edilen gerçekler işleri karıştırıyor. Yahudileri, Türklere karşı yanlarına çekmek için uyguladıkları empati-sempati çabalarını yansıtan bir örnek de Almanlar tarafından Yahudilere yapılan soykırımla ilgili fotoğrafları çarpıtarak kullanmak. Böyle bir kitap da Amazon dâhil internetteki satış ağlarında dolaşıp durmakta... Aslında, Ermeni asıllı İtalyalı edebiyat profesörü Antonia Arslan'ın desteğiyle yazılan bu kitap hakkında fazla bir şey söylemeyeceğim ama Allahaşkına, eklediğim kapak resminin sağ yanında yer alan tiplere bakın. Türkler tarafından ne kötü duruma düşürüldüklerini gösterebilmek için üzerinde oynaya oynaya üç tane insanımsı yaratmışlar. İnsan hileli olduğunu bile bile görünce korkuyor. Üstelik bu işin altındaki imza da Ermeni asıllı Amerikan avukatlarından biri... 

Bu tür bir avukatın doğruları savunabileceğine kim inanır?

PRO ARMENIA OLAYI
Sahte belge üretim çabalarından biri de “Soykırımcı (!) Türklerin, canlarını kurtarmak için Osmanlı sınırını aşıp Rusya’ya ulaşmaya çalışan zavallı, masum ve sivil Ermenileri katlettiklerini ispat (!) eden yandaki fotoğraf”tır.

Aslında bu fotoğrafla ilgili çok çeşitli açıklama var. Saymadım ama sanki en çok kullanılan açıklama üst paragrafta yazmış olduğumdu.

Fotoğrafın aslını arşivimde bulamayınca interneti taradım. Değişik açıklamalar eşliğinde yayınlandığı için bulmak gerçekten de zor oldu. Bulduğumsa büyütülemeyen küçücük bir dergiydi. Oradan taraya taraya başka nüshalara ulaştım. Büyütme imkânı olan nüshalara… Büyütünce, ortaya çıkan gerçek yeni bir rezillikten başka bir şey değildi. Sizlerin de daha iyi okuyabilmeniz için dergiyi okunacak bir büyüklüğe getirip sayfanın en altında yayınlayacağım. Bu makaledeki fotoğrafların üzerini tıkladığınızda, yeterli büyütmeyi sağlayabilirsiniz.

Önce şunu bilelim. O zalim askerler kesinlikle Türk değildir. Öldürdükten sonra çırılçıplak soyarak giysi ve botlarını çaldıkları insanların önünde fotoğraf çektirenlerin zaten Türk olması olanaksız... Türklerin savaş kültüründe böyle bir alçaklık yoktur. Olmamıştır, olamaz da… Çünkü Türklerde düşmanın dirisine de ölüsüne de saygı vardır. Fotoğrafta poz verenler, Rus Ordusu içinde yer alan bir “Volga Kazak Birliği”nin askerleridir. Büyük propagandalarla "or'da bur'da" boy gösteren bu fotoğraf da tıpkı “Ekmekli zalim Türk ve Ermeni kafataslarından yapılmış piramit”in fotoğrafı gibi hasta zihinlerin ürünüdür ve farklı bir zamanda farklı bir olayda çekilmiş farklı bir fotoğraftır.

DERGİNİN İÇERİĞİNE DAİR KÜÇÜK BİR NOT
Derginin haberine geçmeden önce, Ermeniler konusunda bilinmesi gereken birkaç şey var. Latinlerin, Rusların, bağımsız misyonerlerin ve Fransızlarla Amerikalıların, ülkenin bağrına kadar girmesine neden olan padişahlık izinleri; Osmanlı toprakları içindeki casusluk ve kışkırtma faaliyetlerinin büyümesine, sonunda da isyan hareketlerinin doğmasına neden olmuştur. Yaptığımız araştırmalar sonucunda, gizlice faaliyet gösterenler dışında; yabancı ülkelere, misyonerlere ve yabancı ülkelerin desteklediği azınlıklara ait 1698 okul saptadık. Bazı kaynaklarda bu sayının 1600, bazılarındaysa 2000 civarında olduğu belirtilmekteydi. Düşünebiliyor musunuz, o günkü nüfusu itibariyle küçük bir yer olan Elazığ'da bile 1894 yılında bu tür 83 okul varmış.

Anadolu'da açılan okulların yerleri de çok ilginç. Osmanlının cahil bıraktığı halkların yoğun olarak yaşadığı yerler. Kışkırtılması kolay olan bölgeler. Geçmişte yazmıştım, ilerde bu konuyu bir kez daha irdeleyebilirim.

Derginin haberine gelince... Bir Ermeni dergisi olan Pro Armenia'nın 1904 tarihli yayını bile yalan ve iftiralarla doludur ama buna rağmen, sayfasına yerleştirdiği o fotoğrafla 1915 yılıyla ilintilenen olayı, yani Ermeni iddialarını yalanlamaktadır. Tüm bunları, Pro Armenia'nın söz konusu haberini de katarak, gelecek yazılarımdan birinde genişçe anlatacağım.

YİNE BİR ZAMAN YOLCULUĞU OLAYIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ
Fotoğrafın basıldığı “Pro Armenia”nın yayın tarihi 15 Eylül 1904… Yani 1915’te yaşandığı iddia edilen olaylardan 11 yıl öncesine ait. Yayın sayısıysa 94… Her şey o denli okunur oldu ki, üzerinde yazan fiyatın 30 santim olduğunu, Fransa ve dış ülkelerdeki abonelik fiyatlarını bile görebiliyorsunuz.

Böylece, Ermenilerin Türkler bize soykırım yaptı iddialarına dayanak yaptıkları fotoğraflardan biri daha fos çıktı. Hem de Ermenistan'ın adını taşıyan bir dergi tarafından. Özetlemek gerekirse fotoğraf 1915 olaylarının delili olarak her yerde kabul görüyor ama 1904 yılında Fransa'da basılan Ermenilere ait "Pro Armenia" adlı dergiden alınmış.

Ben olayı çözdüm. Burada da işe aynen "Ekmekli Zalim Türk ve Ermeni kafataslarından piramit" olaylarındaki gibi "Zaman Yolcuları" karışmış. Türkler, 1915 yılında soykırım yapmışlar. Sonra cesetlerin başında poz vererek Ermeni gazetecilerin fotoğraf çekmesini sağlamışlar. O Ermeni gazeteciler fotoğrafı çektikten sonra hemen zaman makinesine atlayarak 15 Ekim 1904 gününün Paris'ine gitmişler ve Pro Armenia'nın o günkü baskısına yetiştirmişler. Tüm hikâye bu...

Sayın Okur!
Neden gülüyorsun?
Anlattığım zaman yolculuğunu inandırıcı bulmadın mı?
O hâlde sen açıkla da ben anlayayım. 

SAHTEKÂRLIĞIN DA RACONU VAR
Soykırım Sahtekârları!
Sahtekârlık yapıyorsunuz ama her işin olduğu gibi onun da bir raconu var.
Biraz ciddi olmayı deneseniz nasıl olur?

İş o denli ciddiyetsizlikle doldurulmuş ki, 1959 ya da 1960 yılında bizde "Volga Mahkûmları" adıyla oynayan "Prisoner of The Volga" filminden bazı sahneleri de soykırım fotoğrafı olarak kullanmışlar. İnterneti kurcaladıkça neler neler buluyor insan...

Tam burada bir hatırlatma yapsam ayıp olmaz inşallah!
Volga Kazaklarının, Kazakistan’ın "Kazak"larıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Volga Kazaklarının bir diğer adı da Rus Kazaklarıdır.

Soykırım gerçeğinin bir başka yaprağında görüşmek üzere...




 Günay Tulun 4.10.2019/14.55




Makale Sözlüğü:
Derz: Genelde hatalı işleri örtmek
için kullanılan dolgu malzemesidir.
BİLGİ NOTU
- Mariana I: "Challenger" adlı gemiyle yapılan araştırma sonucu bu-
lunduğundan, "Challenger Çukuru" olarak da tanınır. Gezegenimiz 
üzerindeki bilinen en derin  çukurdur. Bu çukur; "Büyük Okyanus" 
olarak da adlandırdığımız "Pasifik"te, "Japonya-Endonezya-Guam" 
coğrafi üçgeni içinde yer alır. 69.000 / 2.542.000 / 10.994 m boyutla-
rındadır. Derinlik / yükseklik kıyasında 8.848 m.lik Everest'i de aşar. 

İŞTE O FOTOĞRAFLAR [I]: Soykırım Sahtekârlıkları






turklere biz savas actik kacaznuni225
Ermenilerin yarattığı "sahte belgeler dünyası" fotoğraflarla sınırlı değil. İşin içinde çok sayıda anı kitabı, doğmadıkları için hiç yaşamamış insanların katıldığı olaylar, ABD elçisinin çok yakın ilişki içinde olduğu Ermeni şoförüyle Ermeni kâtibine yazdırdıktan sonra üzerine kendi adını kazıttığı kitap, nüfusla ilgili belgelerin çarpıtılması, İngilizlerin ünlü "Mavi Kitap"ı, Almanların yaptığı Salome raksı ve düzmece belgelerden oluşturulmuş bir "sahtekârlıklar dünyası" var. Bunların hepsini başka makalelerde anlattığım ve tekrar anlatacağım için şimdilik yalnızca bilgisini veriyorum.
Çünkü konumuz; çok gezen, çok dolaşan, çok kullanılan yani fahişeleşen o fotoğraflar.
Hadi bakalım, şu ünlü fotoğrafları biz de görelim. Ne menem şeylermiş birlikte bakalım.

ZALİM TÜRK (!) ZULMEDİYOR
İlk konumuz; 2005’ten bu yana piyasaya sürülüp duran ve “Türk resmi görevlisi açlıktan ölmek üzere olan Ermeni çocuklara ekmek göstererek alay ediyor” alt başlığı taşıyan ünlü zulüm fotoğrafı... Bu fotoğraf, bilim yuvası olması gereken Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitabın içinde yer alıyor. Çocukluğumdan gelen imajla ciddi bir kurum olduğunu sandığım Oxford için beslediğim tüm saygıyı yok eden o kitabın adı, “The Great Game of Genocide: Imperialism, Nationalism and the Destruction of the Ottoman Armenians"... Güzel Türkçemize "Soykırımın Büyük Oyunu: Emperyalizm, Milliyetçilik ve Osmanlı Ermenilerinin Yıkımı" olarak çevriliyor. Yazarı, yaşamını öğrendikçe tiksindiğim biri; modern tarih uzmanı olduğu iddia edilen İngiliz Profesör Donald Bloxham!

Revan adlı bir Türk yurduyken, kirli oyunlar sonucunda Ruslar tarafından Ermenistan'a hediye edilen Erivan'da bir "Soykırım Müzesi" var. İşte bu fotoğraf, o müzenin de yıldızlarından. Gökteki yıldızları yere indirmek nasıl mümkün değilse sahtekârlıkları saklamak da o derece imkânsız. Önünde olmazsa sonunda ortaya çıkıyor. Tıpkı bu fotoğraf ve yine Ermenilerce üretilmiş başka fotoğraflar gibi...

Sahtekâr Donald'ın kitabında yayınlanan bu fotoğraf da sahte. Bir kez daha yazıyorum. Donald'ın kitabıyla büyük ün kazanan, "Sahtekâr Ermeniler"in sahte materyallerle doldurdukları "Erivan Soykırım Müzesi"nde de sergilenen bu fotoğraf sahte!.. İnanmayan buyursun da birlikte bakalım. Fotoğrafın üstünü tıklayarak büyütebilir, sahtekârlıkları sizler de tek tek saptayabilirsiniz.
Başlayalım mı? 

ZAMAN YOLCUSU (!) BİR ZALİM
Biraz ayıp olacak ama analizlere geçmeden önce, şunu da söylemek zorundayım.
Zamanın içinde seyahat edilebileceğine yani "Zaman Yolculuğu"na inanmayan" okurlarımız bu fotoğrafla ilgilenip vakit kaybetmesin. Çünkü 1960'ların modasını takip eden takım elbiseli adam, bir zaman yolcusu (!). Yılını tam olarak saptayamadım ama 1964 sonrasından çıkış yapmış olduğu kesin. Vardığı yılsa 1915!..

İşte bu zaman yolcusu, 1964 yılında Salvatore Adamo'nun İstanbul Atlas Sineması'ndaki konserinden sonra bizde pek meşhur olan ve stili nedeniyle adına "Adamo" dediğimiz gömleği giymekte... Pek de yakışmış. O denli ince kravat da yine Adamo gömleğiyle birlikte piyasaya sürülmüş, sonraki yıllarda da modaya uygun şekilde bir çıkmış bir kaybolmuş ürünlerden. Üzerindeki takım elbise de 1960'lardan sonra hayatımıza giren ve aynı o kravat gibi bir görünüp bir kaybolan cinsten... Sözünü ettiğim o giysilerin tümünü kullandığım için uzmanlık derecesinde iyi bilirim dersem inanın. Övündüğümü de sanmayın.

Adamın giydiği elbisenin rengi de fotoğraftaki canlı ya da cansız tüm objeleden çok farklı. Aynı renkte ne olduğu anlaşılamayan bir şey, fotoğraftaki kızın sağ kolunun omuzla dirsek arasına monte edilmiş.Sanki adamın giysisi metastas (!) yapmış da kızın koluna sıçramış gibi...

VE FİGÜRANLAR
Figüran çocuklara soyunacakları bir yer tahsis edilmemiş. Bunu şiddetle kınıyorum. Çocuklar, giysilerini çıkarıp, güzelce katladıktan sonra toprağın üstüne istif etmişler. En üsttekini oraya koyan hangisiyse ya geç kaldığı için çok acelesi varmış ya da diğerlerine göre biraz sallapatiymiş. Soyunmalarına ne gerek vardı ki? Üşütüp zatürre olacak zavallılar. O akşam, annelerinden, en azından şu sözler eşliğinde birkaç şamar yemiştir hepsi... "Bu ne pislik böyle, giysilerini kirletmişsin, daha yeni ütüleyip giydirdim. Sen adam olmazsın! Akşam eve gelince babana söyleyeyim de gör!".

Dikkat ettiniz mi! Çocukların hepsi sakat (!).
Birileri bilgisayarlarla kollarını uzata uzata sakatlamış garipleri.
Dilendirecekler zahir.

Adamın elinde ne varsa o dönemde Türkiye'de yapılan ekmeklere hiç benzemiyor. Hadi, zorlasak zorlasak küçük bir sandviç diyebiliriz ama o sandviç de neden boynunu büküp aşağı doğru sarkmış? Hadi adam çocuklarla ekmek kapmaca oynuyor, peki o zaman çocuklardan bazılarının elindeki ne? Dikkatle bakın. Ellerinde bir şeyler var. Hatta sağ elinde bir şeyler tutan biri sol eliyle de bir lolipopu adama doğru uzatmış. Ayaktaki kız çocuğu dâhil, başka çocukların da ellerinde bir şeyler var ama onlar, her ne ise kötü bir şekilde silinmişler. Ellerse hayali bir maddeyi tutar hâlde kalmış.

MY BOY LOLLİPOP
Sahi, lolipop Türkiye'ye ne zaman gelmişti? Bilen yoksa ben söyleyeyim... İlk kez 1769 yılında Kuzey İngiltere'deki bir yerel imalathanede küçük çaplı üretilen lolipop, Türkiye'ye bir merak sonucu girdi. Bu merakı başlatan Barbie Gaye'nin 1956 yılında meşhur ettiği "My Boy Lollipop" adlı şarkıydı. 1964 yılında "Millie Small"ın aynı şarkıyı seslendirmesinden sonra merak büyüdü. Merak o dönemde büyüdü ama ondan yıllarca sonra tanıştık lolipopla!.. Üstelik, fotoğraftaki çocuğun ileri doğru uzattığı ortası delikli lolipoplar çok daha sonra üretildi.

İlgimi çeken bir şeyde çocukların konumu!
Birisi sizle bu tür bir oyun oynamaya kalksa yere oturup sıralanır mısınız yoksa bir araya toplanıp zıplar mısınız? İyi ama çocuklar neden yerde? Çocukların, adamın eline doğru hamle yapmaları, sıçramaları gerekmez mi? Belli ki, yönetmen de görüntü yönetmeni de senarist de çok kötüymüş.

Çocukların vücutlarına da göz atın lütfen.
Üstünde oynaya oynaya düzeltilemeyecek denli deforme etmişler.
Hele hele en sağdaki çocuk! Yavrucağa bir ayak yapmışlar, 99 numara ayakkabı bile ona uymaz. Hem bir ayak; kasları da kopsa, bilekten kırılsa da o şekilde dümdüz uzanamaz. Onun dizle birlikte oluşturduğu doğal bir açı var.

Hele iple bağlı o pantolonlar yok mu...
İnanın o pantolon, çocuk ayağa kalkar kalkmaz düşer. Üzerinde öylesine oynanmış yani...
Yerde yatanın yamalarına da bayıldım. Biraz daha büyük yapsalar pantolon değil, yamalon olacakmış.

Ağacın arkasındaki adamı gördünüz mü?
Elinde, boyun - çene hizasına kaldırdığı bir kamerayı tutuyor. Belli ki, o çekim yaparken fotoğraf makinesinin kadrajına girmiş. Nasılsa soran, irdeleyen yok ya biraz flulaştırırsın herkes yutar.

ERİVAN'LA İRTİBAT KURMAK MÜMKÜNSE
Başka saptamalarım da var ama onları özellikle saklıyorum.
Çünkü bu yazımı Erivan'daki "Soykırım Müzesi"ne de göndereceğim.
O nedenle elimde yazılmamış birkaç bulgu kalsın.

Yazımı alınca "müze ne yapar" dersiniz?
Ya daha iyi bir fotoşopçuyla çalışmaya başlar ya da o fotoğrafı düzeltmeden sergilemeye devam ederek salakları kandırmayı sürdürür. Tıpkı büyük bilim adamı, müthiş tarihçi, ünlü ve ödüllü "Soykırım Sahtekârı Donald Bloxham"a yaptıkları gibi...

BİLİM ADAMI OLMAK İSTEYENLERE MİNİK BİR ÖNERİ
Peki ama bu Donald, nasıl bir bilim insanı?
Bilimin temeli şüpheciliktir. Bu ilk kuralı bile bilmeyene bilim insanı değil, sözüm meclisten dışarı ama olsa olsa salak denir. Acaba Donald gibi sizler de gıcır gıcır £'leri görseniz ne yapardınız? Elinizin tersiyle iter miydiniz? Yoksa çil çil İngiliz altınıyla dolu sandıklar önlerine gelince "İstiklal Savaşı"mıza sırt dönen ve bugün de çocuklarıyla torunlarının hıyanet etmeyi sürdürdükleri, vatanına düşman sülalelerin yolunu mu izlerdiniz? Düşünün bir! Ne yapardınız?

Konuya devam edeceğim biline!
Sahtekârları bir kez daha yakalamışım, bırakır mıyım!
Sonraki yazıda buluşmak üzere...





Günay Tulun