KALİMERA KALİSPERA




Duymuşsunuzdur!
Yunanlı dostlarımız, Türkiye aleyhindeki eğitim ve öğretim kampanyalarına yeni eklemeler yaptılar. Türkiye aleyhindeki ders kitapları gözlerine az görünmüş olacak ki bu kez de Pontus işini bilmem kaçıncı kez yeniden pişirip eğitim pistine çıkardılar. Lisenin ilk sınıfından son sınıfına dek her yıl, "Cici Pontuslulara Öcü Türklerin yaptıkları soykırım"ı okutacaklarmış. Mutlaka, uygulamalı olarak sirtaki eşliğinde işlerler konuları…
Kadim dost Yunanlılar, şeytani kötülükleri başkalarının üzerinde uygulayıp bir taraftan da “Bana zarar veriyorlar, imdat!” feryatlı taktiğin mucitleridir ne de olsa…
Dersin tam adı “Pontus Soykırımı ve Helenizm'in Yönelimi”.
Hakkımızda yıllardır yönele döne bir şeyler anlatıp durur bunlar.
Genelde de her 19 Mayıs günü.
19 Mayıs neyin tarihiydi ki bu kadar önemli onlar için?

Lise son sınıf öğrencisi sevgili Yunanlı gençlerimize benden iki tüyo.
Bitirme sınavlarında en az üç soru Pontus’tan. Beş soru da Anadolu’daki turizm hareketlerinden. Hani, tarihi yerleri gezen Yunanlı turistlere 1922 yılında sevabına öğrettiğimiz yüzme dersleri var ya, işte tam oradan. Bu dersleri anlata anlata bitiremiyor, üstüne üstlük bir de her 14 Eylül’de şükranla y
âd ediyorlar. Ne de olsa dokuz yıldızlı otel hizmeti vermişiz adamlara. Bu kadarcık övgü de hakkımızdır herhâlde…

Oldum olası düşünür, ama bulamam. 

Bir bulsam, Arşimed gibi “Evraka” diyeceğim ben de...

Bu adamlar ne zaman çalışırlar?
Cevabı bilen ya da kulaktan dolma duyan birileri var mı acaba?
Yılın ilk gününden son gününe kadar bir şeyler bulup kötü Türklerin zavallı Yunanlılara gösterdikleri hoşgörü mezalimini, buna karşın kendilerinin de himayesiz Türkleri nasıl yok ettiklerini büyük bir zevkle anıyor, kutluyor sonra yeniden dönüp kutluyor ve anıyorlar. İzleyen birilerini görünce de başlıyorlar dövünerek ağlamaya...
Pardon pardon pardon, çalışmazlar tabii…
Onların yerine her dakika tam kadro çalışan; cennetin yolunun palavra dinlemekten geçtiğine inanan süper zeki hümanist Avrupa, şu sıralar ihaleyi başkasına yıktığı için oldukça rahat görünen Amerika, 
ebedî dostları Rusya, İslam adını taşıyan birçok ülke ve içimizdeki “Yunan âşıkları” var.
Keyfe bak, tüm yıl tam pansiyon tatil. Uzo eşliğinde işveren havası…
Dünyayı koşmuşlar işe; kendi yaptıklarıysa her gün bir anma, her gün bir kutlama!
Hani her gün bayram yapan birileri var ya, tıpkı onlar gibi.
Şen, şakrak ama bize göre temcit pilavı kıvamında…

Yöntemlerinin ahlâksızlık olduğunu bir kenara bırakarak bir itirafta bulunmak istiyorum. Oldum olası içten içe taktir ettim şu Yunanlıları…
Koskoca Roma’ya sahip çıkıp bizimdi dediler, Anadolu tanrılarını kendilerine mal ettiler, Anadolu uygarlıkları biziz dediler, hiçbir zaman onların olmayan Kıbrıs’ı rakkase İngilizlerin oyunlarıyla üstelik soykırım da yaparak cebellezi ettiler. Ege Denizi’ni hem çarpıtılmış tarihte hem günümüzde Yunan Denizi yaptılar. Faşizm sevdalısı İtalyanların Osmanlıdan tırtıkladığı Ege Adalarını yine onların suç ortaklığı sayesinde çaldılar. Bitmedi; cinlikle parlayan zekâlarıyla "Yunanistan, Anadolu, Batı Trakya, Girit, Rodos ve Ege Adalar"ında Türklere soykırım uyguladılar.
Hem de ne cinlikle! Bir taraftan Türkleri kesiyor, diğer taraftan da daha ellerindeki kan yere damlamadan ölümcül çığlıklar atıyorlardı. 

“İmdat Türkler bizi kesiyor!”

Bununla da yetinmediler. Soykırım anma günleri yaptılar. 

Hiç bıkmadan dünyanın gündemine yalan kazıkları çaktılar da çaktılar. 
Sonunda da zafere erdiler.
Ermeni çömezleri de aynı paralelde koştular onlarla.

Propagandalar o kadar etkiliydi ki aşağıda örnek olarak verdiğim ve ömründe belki de bir tek Türk görmemiş olan Yunanistan aşıkları bakın nasıl coştular.
İki örnekle anlatayım bunu... 

Amerikalı senatör Lodge: 
-Türkler; halkı ve komşuları için bir bela, musibet ülkesi ve savaş makinesi İngiliz siyasetçi Hohler:
Kendisini bile yönetmekten aciz, İstanbul’daki mevcudiyeti Doğu Avrupa’nın havasını zehirleyen, her tarafa sahtekârlık, perişanlık ve kötü yönetim saçan ifadeleriyle etkileyici biçimde Türkiye’yi aşağıladıkça aşağıladılar.
Bizse şu an olduğu gibi bu davranışları alt edecek beceriyi gösteremedik. Beceriksizliğimizi, “Biz yüce gönüllüyüz”, “Güneş balçıkla sıvanmaz” teraneleriyle saklamaya çalıştık. Kimden derseniz, yalnız kendi milletimizden.
Çünkü tüm dünya, siyasetten nasiplenmediğimizi çok iyi bilir ve bize karşı rahatça uygular bu bilgiyi.
“Biz gerçekten yüce gönüllü müyüz, yoksa son ana kadar ortaya çıkmaktan kaçtığımız için mi tüm bunlar başımıza geliyor?” diye düşünenlereyse tek bir cevap var.
Uluslararası ilişkilerde yüce gönüllülük ya ahmaklığın ya işbirlikçiliğin ya da zayıflığın gizlenmiş h
âlinden başka nedir ki?

“Yunanistan uygarlığın beşiğidir” hastalığını da yabana atmayalım. 

Kendi tarihimizi bile yabancı tarihçilerden aktarma heveslisi tarihçilerimizin büyük çoğunluğunun da bu konuda başı çektiğini unutmadan…

Tam burada sorulmamış önemli bir soru çıkıyor su üstüne.
Osmanlının içindeki yabancı unsurlara gösterdiği hoşgörü yanlış mıydı?
Bu konu, az önce bahsettiğim uluslararası ilişkilerdeki hoşgörü safsatasından çok farklı. Gerek gerçek Türklerin töreleri, gerekse dinimizin emirleri bu hoşgörünün uygulanmasının doğru olduğunu söylüyor. Bu törelerin, töre adı altında klan ilkelliğiyle işlenen çıkar ve kin cinayetleriyle isim benzerliğinden başka hiçbir yakınlığı olmadığını peşinen hatırlatayım. 

İyi de Avrupa, hattâ Arap ülkelerinin psikolojik baskılar veya silah zoruyla asimile ettiği Türkler için ne demeli?
Bir yanda hoşgörüsü yüce bir ulus, öte yandaysa ilkelliği yaşam felsefesi yapmış tiran uluslar. Çoğu da “En uygar benim, başka en uygar yok” şaklabanlığında.
Yöneticilerimize, yönetmeye aday olanlara, aydın olması gerekenlere bakıyorum da hâlâ bir şey öğrenememişler etkin tavır koyabilme yolunda...
Hâller böyle olunca, geçmişi üst üste koyup başa gelecekleri bulmak kolay gelir insana…

Hazır okullar yeni açılmışken müfredata, “Soykırımın Tarihi” diye bir ders de biz eklesek ve geleceğimizin teminatı olmasına dua ettiğimiz çocuklarımıza okutsak fena mı olur?
Bu derste, insanlık tarihinin dehşetengiz suçlarını işleyip de “Madem ki itiraf ettim, ben artık akım” diyen ya da suçu sürekli başkalarının üzerine atmaya devam eden yüzsüz devletleri anlatsak. A harfinde Almanya’yla başlayıp sıradan Amerika, Arap Ülkelerinin neredeyse tamamı, Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Ermenistan, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, Makedonya, Polonya, Portekiz, Rusya, Sırbistan ve Yunanistan diye giderek bu ülkelerin dünya üzerinde insan ve genellikle de Türk nüfusunun azalması için sarf ettikleri özel gayretleri gerçek belgeleriyle ortaya koysak!

Sahtekârlıklarla bizi soykırımcı ilan eden şaklaban devletleri, biz de gerçekleri hatırlatarak soykırımcı ilan etsek. Meclisimiz bu yönde kararlar alsa...

Derdim; nifak oklarını geri dönüşümsüz iade etmek kadar, gelecek nesillerin aynı tuzakla karşı karşıya kalmaması. 

Okullarımızda, gereksiz bilgiymiş gibi tarihî olaylara sabun köpüğü metotlarıyla dokunulup geçiliyor. Geri kalansa sürekli hamaset ya da vah vah edebiyatı. Olayların perde arkasına bakmak, kulis faaliyetleriyle ilgilenmek, elle tutulur kalıcı bilgileri öğrenmesi gerekenlere aktarmak yasak bölgelere girmek kadar sakıncalı sanki. Çocuklarımız, kendi ulusal değerleri yerine başka ülkelerin çarpıklıklarını değer olarak kabullenme modasında hızla yol alıyor. Topluma yön veren birçok politikacı kaygısızca vurdumduymaz figürler saçıyorlar.
İnsanımız, tüm bu çarpıklıkları görüp anlayabilecek yetkinlikte yetiştirilmeli... Siyasal taktikler acilen belletilmeli herkese...

Son bir not…
Amerikan Senatosu, “Ermeni Soykırımı” hakkındaki yeni tasarıları görüşmeye başladı.
İki konu ne kadar benzer değil mi?
Gerekli tedbirleri almamaya devam ettikçe daha çok benzer olay gelecek kapımıza.
Hatalar tekrarlandıkça tarih de tekerrür ediyormuş gibi görünür bazılarına...

Şu bilinse iyi olur:
Tarih, ancak salaklara karşı tekerrür eder.
Salaklığımızın bahanesiyse hazır: 

"Tekerrür etse ne yazar, biz yüce gönüllüyüz" ya!




İlk Yayınlandığı Yerler

Yazarlar ve Ozanlar
Türk Edebiyatı
Kent Haber
Edirne P.

İlk Yayın Tarihi
16.9.2005